Çin, bölge ülkelerinin yükselen endişelerine kulak tıkayarak askeri bütçesini 2026 yılında yüzde 7 oranında artırma kararı aldı. Dünyanın iki numaralı ekonomisine sahip ülkesi bu yıl savunma bütçesini 277 milyar dolara çıkarma kararı aldı.
Uluslararası sistemde güç dağılımının yeniden şekillendiği 21. yüzyılın ilk çeyreği, büyük devlet rekabetinin yeniden yükselişe geçtiği bir dönemi temsil etmektedir. Özellikle ekonomik küreselleşmenin hız kazandığı Soğuk Savaş sonrası dönemde liberal uluslararası düzenin kalıcı hâle geleceğine yönelik beklentiler, son yıllarda yerini jeopolitik rekabet, güvenlik eksenli dış politika anlayışları ve askeri modernizasyon süreçlerine bırakmıştır. Bu dönüşümün merkezinde ise hiç kuşkusuz Çin Halk Cumhuriyeti bulunmaktadır. Çin’in 2026 yılı itibarıyla savunma bütçesini yaklaşık yüzde 7 oranında artırarak 277 milyar dolar seviyesine yükseltmesi, yalnızca askeri kapasiteyi genişletmeye yönelik teknik bir adım değil; aynı zamanda küresel güç mücadelesinde daha etkin bir rol üstlenme iradesinin stratejik bir göstergesidir. Bu gelişme, uluslararası ilişkiler teorileri açısından değerlendirildiğinde realizm, saldırgan realizm, güç dengesi teorisi, güvenlik ikilemi ve bölgesel hegemonya tartışmalarının yeniden önem kazandığını ortaya koymaktadır.
Çin’in askeri kapasitesindeki büyüme, esasen ülkenin son kırk yılda gerçekleştirdiği ekonomik dönüşümün doğal bir uzantısıdır. Deng Xiaoping döneminde başlayan reform ve dışa açılma politikaları, Çin’i küresel üretim zincirinin merkezine taşımış; ucuz iş gücü, sanayi üretimi ve ihracat odaklı ekonomik model sayesinde ülke kısa süre içerisinde dünyanın ikinci büyük ekonomisi hâline gelmiştir. Ancak ekonomik büyümenin belirli bir aşamaya ulaşmasının ardından Pekin yönetimi, yalnızca ekonomik gücün küresel liderlik için yeterli olmadığını görmüş ve askeri kapasiteyi artırmaya yönelik kapsamlı modernizasyon politikalarına yönelmiştir. Çünkü uluslararası sistemde ekonomik güç ile askeri güç arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Tarihsel süreç incelendiğinde küresel hegemonya kuran devletlerin yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda üstün askeri kapasiteye sahip oldukları görülmektedir. Bu nedenle Çin’in savunma bütçesindeki artış, küresel sistemde daha iddialı bir konum elde etme stratejisinin parçasıdır.
Çin Komünist Partisi açısından askeri modernizasyon yalnızca dış tehditlere karşı savunma amacı taşımamaktadır. Aynı zamanda rejim güvenliğinin korunması, ulusal birlik söyleminin güçlendirilmesi ve iç siyasi meşruiyetin sürdürülmesi açısından da kritik öneme sahiptir. Özellikle Şi Cinping döneminde “Çin Ulusunun Büyük Yeniden Dirilişi” söylemi etrafında şekillenen milliyetçi politikalar, askeri gücün ulusal prestijin önemli bir unsuru hâline gelmesine neden olmuştur. Çin yönetimi, 19. yüzyılda yaşanan “Aşağılama Yüzyılı”nın etkilerini tamamen ortadan kaldırmayı ve ülkeyi yeniden küresel güç merkezlerinden biri hâline getirmeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda askeri modernizasyon, yalnızca stratejik değil aynı zamanda psikolojik ve ideolojik bir anlam taşımaktadır.
Pekin yönetiminin savunma bütçesini artırmasında Tayvan meselesi belirleyici faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Çin açısından Tayvan yalnızca bir ada sorunu değildir; ulusal egemenlik, toprak bütünlüğü ve rejim meşruiyetiyle doğrudan bağlantılı stratejik bir dosyadır. Tayvan’ın bağımsızlığını ilan etmesi veya Batı blokuyla daha derin askeri ilişkiler geliştirmesi, Çin tarafından kırmızı çizgi olarak değerlendirilmektedir. Son yıllarda ABD’nin Tayvan’a yönelik askeri desteğini artırması, üst düzey diplomatik temasların yoğunlaşması ve Tayvan Boğazı’nda artan askeri hareketlilik, Pekin’in güvenlik kaygılarını derinleştirmiştir. Bu nedenle Çin ordusunun özellikle donanma ve hava kuvvetleri alanında büyük yatırımlar yaptığı görülmektedir. Uçak gemisi projeleri, uzun menzilli balistik füze sistemleri, hipersonik silah teknolojileri ve amfibi çıkarma kapasitesine yönelik çalışmalar, Tayvan senaryolarına hazırlık kapsamında değerlendirilmektedir.
Özellikle Çin Halk Kurtuluş Ordusu Donanması’nın son yıllarda gösterdiği büyüme dikkat çekicidir. Pekin yönetimi, deniz gücünü yalnızca kıyı savunması amacıyla değil; küresel ticaret yollarını koruyabilecek ve Hint-Pasifik bölgesinde etkinlik sağlayabilecek bir stratejik araç olarak görmektedir. Alfred Thayer Mahan’ın deniz hâkimiyeti teorisine benzer şekilde Çin de küresel güç olmanın temel şartlarından birinin güçlü donanma kapasitesi olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle Güney Çin Denizi’nde yapay adalar inşa edilmesi, askeri üslerin genişletilmesi ve deniz devriyelerinin artırılması, Çin’in bölgesel hâkimiyet stratejisinin somut örnekleri arasında yer almaktadır.
Ancak Çin’in bu politikaları, bölgesel aktörlerde ciddi güvenlik kaygıları yaratmaktadır. Özellikle Japonya, Filipinler, Vietnam ve Hindistan gibi ülkeler, Pekin’in artan askeri gücünü doğrudan tehdit olarak algılamaktadır. Bu durum, uluslararası ilişkiler literatüründe güvenlik ikilemi olarak tanımlanan sürecin hızlanmasına neden olmaktadır. Çünkü bir devletin güvenliğini artırmak amacıyla gerçekleştirdiği askeri yatırımlar, diğer devletler tarafından saldırgan niyetlerin göstergesi şeklinde yorumlanmaktadır. Sonuç olarak karşılıklı silahlanma yarışları ortaya çıkmakta ve bölgesel istikrarsızlık derinleşmektedir.
Japonya’nın son yıllarda savunma doktrininde gerçekleştirdiği değişiklikler bu durumun en somut örneklerinden biridir. II. Dünya Savaşı sonrasında barışçıl anayasal düzen çerçevesinde sınırlı askeri kapasiteye sahip olan Japonya, Çin’in yükselişi ve Kuzey Kore’nin füze denemeleri nedeniyle daha agresif bir güvenlik yaklaşımına yönelmektedir. Savunma bütçesinin artırılması, uzun menzilli saldırı kapasitesinin geliştirilmesi ve ABD ile askeri entegrasyonun güçlendirilmesi, Tokyo yönetiminin Çin’e karşı denge politikası izlediğini göstermektedir. Benzer şekilde Hindistan da Çin’in Himalaya sınırındaki askeri faaliyetleri ve Hint Okyanusu’ndaki genişleme stratejileri nedeniyle savunma kapasitesini artırmaktadır. Hindistan’ın QUAD yapılanması içerisindeki aktif rolü, Çin’e karşı oluşan bölgesel dengeleme stratejisinin önemli parçalarından biridir.
ABD açısından bakıldığında Çin’in askeri yükselişi, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Amerikan merkezli uluslararası düzen için uzun vadeli stratejik meydan okuma anlamına gelmektedir. Washington yönetimi, Çin’in yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda askeri ve teknolojik alanlarda da küresel liderlik mücadelesine giriştiğini düşünmektedir. Bu nedenle ABD, Hint-Pasifik stratejisi kapsamında bölgedeki müttefik ağını güçlendirmekte ve Çin’i çevrelemeye yönelik yeni güvenlik mimarileri oluşturmaktadır. AUKUS anlaşması, QUAD platformu ve Japonya-Güney Kore-ABD üçlü iş birliği, bu stratejinin temel araçları arasında yer almaktadır. Böylece Asya-Pasifik bölgesi, yeni dönemin en kritik jeopolitik mücadele alanı hâline gelmektedir.
Çin’in savunma bütçesindeki artış yalnızca konvansiyonel askeri güç unsurlarıyla sınırlı değildir. Günümüz savaş konseptleri, teknoloji merkezli hibrit güvenlik anlayışı etrafında şekillenmektedir. Yapay zekâ destekli savaş sistemleri, siber güvenlik altyapıları, kuantum iletişim teknolojileri, otonom silah sistemleri ve uzay tabanlı savunma projeleri, modern askeri rekabetin merkezinde yer almaktadır. Çin özellikle yapay zekâ alanında küresel liderlik hedeflemekte ve bu teknolojileri askeri sistemlerle entegre etmeye çalışmaktadır. Bu durum, gelecekte savaşların yalnızca fiziksel cephelerde değil; dijital alanlarda da yoğunlaşacağını göstermektedir.
Siber güvenlik konusu Çin’in savunma stratejisinde ayrı bir öneme sahiptir. Kritik altyapılara yönelik siber saldırılar, veri güvenliği ve dijital casusluk faaliyetleri, modern devletlerin güvenlik anlayışını kökten değiştirmiştir. Çin, hem savunma hem de saldırı kapasitesi açısından dünyanın en gelişmiş siber güçlerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu durum özellikle ABD ile Çin arasındaki teknoloji savaşını daha karmaşık hâle getirmektedir. Huawei, TikTok ve yarı iletken krizleri gibi meseleler, artık ekonomik rekabet ile ulusal güvenlik arasındaki sınırların giderek silikleştiğini göstermektedir.
Çin’in savunma harcamalarının artmasının ekonomik boyutu da dikkat çekicidir. Bir taraftan savunma sanayisine yapılan yatırımlar teknoloji üretimini hızlandırmakta ve ekonomik büyümeye katkı sağlamaktadır. Ancak diğer taraftan yüksek savunma harcamaları sosyal refah politikaları üzerinde baskı oluşturabilmektedir. Özellikle yaşlanan nüfus, genç işsizlik oranları, emlak sektöründeki kriz ve ekonomik büyüme hızındaki yavaşlama dikkate alındığında, Çin’in uzun vadede ekonomik sürdürülebilirlik ile askeri genişleme arasında denge kurması gerekecektir. Tarihsel olarak Sovyetler Birliği örneğinde görüldüğü üzere aşırı militarizasyon, ekonomik sistem üzerinde ciddi yük oluşturabilmektedir. Bu nedenle Çin yönetimi ekonomik büyümeyi korurken aynı zamanda askeri kapasiteyi artırma gibi karmaşık bir stratejik dengeyi yönetmek zorundadır.
Enerji güvenliği de Çin’in askeri stratejisinin temel unsurlarından biridir. Dünyanın en büyük enerji ithalatçılarından biri olan Çin, enerji arz güvenliğini korumak amacıyla deniz ticaret yollarını kontrol altında tutmak istemektedir. Özellikle Malakka Boğazı üzerinden gerçekleşen enerji taşımacılığı, Çin açısından stratejik kırılganlık oluşturmaktadır. Bu nedenle Çin donanmasının Hint Okyanusu’nda daha aktif hâle gelmesi ve Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında liman yatırımlarına ağırlık verilmesi, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda askeri-stratejik hedeflerle ilişkilidir.
Kuşak ve Yol Girişimi de Çin’in küresel güç projeksiyonunun önemli araçlarından biridir. Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlamayı hedefleyen bu proje, Pekin’in ekonomik etkisini genişletirken aynı zamanda stratejik nüfuz alanları oluşturmasına imkân sağlamaktadır. Ancak Batılı devletler, bu girişimi yalnızca ekonomik kalkınma projesi olarak değil; Çin’in küresel hegemonya stratejisinin parçası şeklinde değerlendirmektedir. Özellikle liman yatırımları ve lojistik altyapı projeleri, gelecekte askeri kullanım ihtimali nedeniyle dikkatle takip edilmektedir.
Sonuç olarak Çin’in savunma bütçesini artırma kararı, uluslararası sistemde yaşanan yapısal dönüşümün en önemli göstergelerinden biridir. Pekin yönetimi ekonomik gücünü askeri kapasiteyle destekleyerek çok kutuplu dünya düzeninde daha merkezi bir aktör olmayı hedeflemektedir. Ancak bu süreç, bölgesel güvenlik rekabetini derinleştirmekte ve ABD-Çin eksenli yeni bir stratejik kutuplaşma riskini beraberinde getirmektedir. Önümüzdeki yıllarda Tayvan, Güney Çin Denizi, teknoloji rekabeti ve enerji güvenliği gibi başlıklar, küresel siyasetin temel kırılma alanları olmaya devam edecektir. Çin’in askeri modernizasyon süreci yalnızca Asya-Pasifik bölgesini değil; uluslararası sistemin tamamını etkileyecek uzun vadeli jeopolitik sonuçlar üretme potansiyeline sahiptir.
